Ekonomi

Dünya Ekonomi Düzeni

Bu yazımızda konumuz ülkemizin rolü başta olmak üzere dünya ekonomi düzeni ne genel bir bakış, ülkeler arası ekonomik gelişmişlik farklarının nelerden kaynaklandığı, dünya ekonomi düzeni nde ülkemiz için biçilen(öngörülen) rol ve içinde bulunduğumuz fasit döngüyü nasıl kırabileceğimiz şeklinde.

Bu süreçte ülkemiz ile alakalı biraz istatistik bilgiye de yer vereceğiz ve önümüzdeki süreçte neler yapabileceğimize ve toplum refahını nasıl arttırabileceğimize değineceğiz. Bu ekonomi konusu ile ilginiz var ise mutlaka ekonomi kategorisinde bulunan yazılarımı okuyun. Ufkunuzu açacaktır. Başlangıç aşaması için tavsiyem ise iktisat yazım.

dunya-ekonomi-duzeni
Dünya ülkelerinin dünyanın toplam GSYİH’inden aldığı payları gösteren bir pasta grafiği.

Merkez-Yarı Çevre- Çevre Ülke (İmmanuel Wallerstein)

Platformda bulunan genel yazı karakterinin aksine bu konuya biraz sert ve teorik bir giriş yapayım dedim. İmanuel Wallerstein’ın temelini marksizmden yani esasen sosyalist ekonomiden alan, kökleri 1970’li yıllarda ortaya atılmış bir analizi var. Bu analiz metodu her ne kadar bir teori olmasa da popüler ortamlarda “dünya sistemi teorisi” deniyor. Ben de popülarizme boynumu eğeceğim ve yazının kalanında teori olarak ifade edeceğim. Yazımız ile biraz alakalı olduğundan ve benim şahsi görüşüm açıkçası bu görüşe biraz benzediğinden bu teorik girişi yapacağız. Olabildiğince sade izah etmeye çalışacağım. 

Wallerstein’ın dünya sistemi teorisi temel olarak üç ekonomik kimlikteki ülkeden oluşuyor. Teori dünya ekonomi düzeni üzerine. Bunlar merkez, çevre ve yarı çevre ülkeler şeklinde. Ülkelerin bu ayrımını belirleyen şey kendilerine biçilmiş olan dünya ekonomik modelindeki iş bölümü. Ve tıpkı Hindistan’daki kast sistemi gibi bir ülkenin çevre,yarı çevre ve merkez geçişi pek mümkün değil. 

Teoride merkez ülkeler ABD gibi ekonomisi tamamen sanayiye dayalı, sermaye birikimini tamamlamış ve kuvvetli hammadde tüketen ülkelerden oluşuyor. Çevre ülkeler ise ekonomisini sanayileştirememiş, sermaye birikimi olmadığı için bunu dışarıdan ithal eden ve sürekli borçlu olan ve cari açık sorunu yaşayan ülkelerden ibaret. Yarı çevre ülkeler ise bu ikisi arasında kalan sanayileşmeye çalışan ancak sermaye sorunu olan ülkeleri kapsıyor.

merkez-cevre-yarı-cevre-ulke

Teoriye göre merkez ülkeler ellerindeki sermaye gücü ile dünya finans sistemini elinde tuttuğundan ekonomiyi yönetmekte ve diğer çevre ülkeleri istedikleri şekilde yönlendirmektedirler.

Ülke tipleri arasında geçişin olmamasının en büyük sebebi merkez ülkelerin rakip istememesi ve bunun için güç kullanması şeklinde. Teorinin marksist tarafını ise güç olgusunun ilanihaye sömürü kavramına dayanması oluşturuyor. Güçlü elindeki tüm gücü kullanarak geçişi engelliyor, ancak bunları yine kendi ekonomik gücünü kullanarak ve bu ülkelerin önüne havuç koyarak sürekli koşturup sömürüyor.

Gelişmiş Ülke -Gelişmekte Olan Ülke -Az Gelişmiş Ülke Üzerine

Platformdaki bir çok yazımda dünya ekonomi düzeni meselesine yer vermiştim. Kısaca tekrar etmek gerekirse dünya ekonomi düzeni içinde yer alan ülkeler arasındaki ekonomilerde temel fark tarihsel sermaye birikimi, yani zenginliktir. Elinde nakit para bulunduran güçlüdür ve çoğu zaman istediği politikayı uygulayabilmektedir. Bu ise güçlü ülkenin süreç içerisinde sürekli kendi gücünü arttırdığı bir döngüye girilmesine neden olur.

Çünkü ekonomik olarak güçlü olan bir ülke (sermaye sorunu olmayan, zengin) bu gücünü kullanarak diğer ülkelerden teknolojik ve dolayısıyla askeri anlamda daha gelişmiş olmaktadır. Yine bu gücü kullanmasını iyi bilen ülkeler (bknz. Çin, Bir Kuşak Bir Yol Projesi) ekonomik olarak sınıf atlamak isteyen ülkeleri borç anlamında kendisine bağlamakta ve nihai olarak kendi istedikleri koşulları uluslararası anlamda diğer ülkeye basabilmektedir. Bu ise uzun vadede sürekli kendi kendini zenginleştiren bir döngüye girilmesine sebep olmaktadır.

Öte yandan Wallerstein’ın teorisini de formüle dahil edersek az gelişmiş ülkeler sürekli olarak hammaddelerini gelişmiş ülkelerden aldıkları borç ile çıkararak gelişmekte olan ülkelere satmakta, gelişmekte olan ülkeler ise bu hammaddeleri gelişmiş ülkelerden aldıkları borç ile yine gelişmiş ülkelerden temin ettikleri makineler ile işleyip gelişmiş ülkelere satmaktadır. Finans piyasası kuvvetli olan yani borç veren konumunda olan gelişmiş ülkeler ise bu anlaşma koşullarında tekel gücüne sahip olduğundan istediği imtiyazı ve anlaşma koşullarını bu ülkelere dayattığından sürekli kuvvetli kalmaktadırlar.

az-gelismis-ulkeler
Kaynak :Wikipedia, Az gelişmiş ülkelerin haritada gösterimi

Sermaye I ve Sermaye II Malları

Yine işin teorisi anlamında bakacak olursak, gelişmiş ülkelerin diğer ülkelere sattıkları ana ürünün para olduğunu, buna ek olarak sermaye malı olarak nitelendirdiğimiz sizlerin CNC tezgahı olarak somutlaştırabileceğiniz mallar satılmaktadır. 

Sermaye I malları için özellikle CNC tezgahını örnek verdim. CNC tezgahı temel olarak seri üretimde kullanılan makinelerin kullandığı kalıpları ve bu makinelerin parçalarını üreten ince işçilikli metal kesim makineleridir. Bu makinelere benim bakış açım ise seri üretimde kullanılacak makineleri üretmekte kullanılan makine olmasıdır. Biraz matematiksel ifade edecek olursak (çok severim) sermaye I malları seri üretimdeki makinelerin integrali alınmış halidir. Günümüz dünyasında  gelişmiş ülkeler para, sermaye I malı ve teknoloji üreterek satarlar. Sayıları az olduğundan tekelci güce sahiptirler. Yani piyasada kural koyucu olanlar onlardır.

Sermaye II malları ise bizim ülkemizde de çok sayıda görebileceğiniz daha çok hammadde ithal edilerek, sermaye I malı kullanarak üretilen nihai tüketime sunulan ürünlerdir. Gelişmekte olan ülkelerin genelinde ülkemiz Türkiye ‘de dahil olmak üzere bu tip bir üretim yapısı hakimdir.

Bu senaryoda (aslında gerçeklikte) az gelişmiş ülkelere biçilen rol ise ellerindeki hammaddeleri satmaktır.

cnc-tezgahi
Bir CNC tezgahı, 3D yazıcılar yerlerini alabilir mi?

Dünya ekonomisi bazında bir geri çekilip baktığınızda bütün sistematiğin bu şekilde işlediğini görürsünüz. 

Bu durumun adaletli olup olmadığını yazma işine girmiyorum. Mevzu çok derine gidiyor. Sonra bana gomonis momonis demeyin uğraştırmayın. Genel dünya ekonomik modeli bu şekildedir.Bunu bilmeniz önemli benim için.

Bize Biçilen Rol

Gelelim merak ettiğiniz soruya: Dünya ekonomi düzeni içinde Türkiye’nin rolü ne? Ülkemiz Türkiye 2019 yılı itibariyle dünya ekonomi sıralamasında nominal GSYİH’e göre dünyanın en büyük 18. Ekonomisidir. Satınalma gücü paritesine göre GSYİH’te ise 13.sıradadır. 

Güzel memleketimiz Türkiye için biçilen rolü de bu kapsamda anladığınızı düşünüyorum. Anlamadıysanız da kafanızı yormayın. Uluslararası liboş ekonomistler (IMF resmi olarak) bize gelişmekte olan ülke diye bir etiket yapıştırmış durumda zaten. Gerçekten de baktığınızda ülkemizdeki en büyük sorunlardan biri sermaye ihtiyacı. Çünkü sermaye birikimimiz yok. Bunu iktisat yazımda izah etmiştim.

Sermaye birikimimizin olmamasının sebebi Osmanlı’dan sermaye birikimi olan bir miras almamamız, borçları ödememiz, savaşta mağlup olmamız, sermaye birikimi sağlayacak nüfusu savaşta kaybetmemiz, devrimleri kaçırmamız şeklinde sıralayabiliriz.

Bunun dışında ülkemiz ekonomisi için kronik hale gelen ve asla çözüme ulaşamayacağımız (aslında enerji güvenliği ile çözülebilir ama bu yazının değil şu yazının konusu bu) hammadde noksanlığı problemi. Bunu da kısaca şöyle açıklayalım: ülkemiz bir G.O.Ü. olarak iş gücünü ucuza satarak coğrafi konumunu kullanıp (Avrupa’ya komşuluk) ucuzluk sağlayan bir imalat sanayi memleketidir. İmalat sanayii nde en büyük ihtiyaç enerjidir. Maalesef bu enerjinin en ucuzu olan petrol denen zıkkım ülkemizde bulunmamaktadır.

İşte bu süreçte biz Türkiye olarak, Avrupa’dan ya da ABD ‘den borç alır, imalat sanayiinde üretime koşulacak makineleri satın alırız. Bu makinelere ise enerjiyi dışarıdan sağlarız. Hammaddenin bir kısmını dışarıdan bir kısmını içeriden koyup nihai ürün haline getiririz. Malı da Avrupa pazarı başta olmak üzere diğer ülkelere satarak kazandığımız para ile borcumuzu kapatmaya çalışırız.

enerji-guvenligi
Yenilenebilir enerji kaynakları dünya ekonomik düzenini yeniden kurabilir mi? Petrol ve doğalgazdan edinilen enerjinin maliyetinden daha düşük maliyetle enerji üretemedikleri sürece hayır.

Burada ortaya çıkan fasit döngü şudur. Biz makineyi de makineyi alacak borcu da Avrupa’dan alırız. Malı da onlara satarız. Borcu da onlara öderiz. Yani adam kendi nüfusu ile üretme süreci pahalıya geldiğinden bizi bir taşeron gibi kullanır. Bu fasit döngüde ise Türkiye İktisadi Kriz Tarihi yazımda da görebileceğiniz üzere hikaye hep aynıdır. Genelde borcumuzu ödeyemeyiz ve ya borç krizinden ya da döviz krizinden sürekli paramızın değerini kaybederiz.

Dünya Ekonomi Düzeni

İçinde bulunduğumuz bu fasit döngüye ülkemizin önemli ekonomistlerinden Mahfi Eğilmez “orta gelir tuzağı” demektedir. Mahfi hoca bir çok yazısında bu fasit döngünün kırılabilmesi için yapısal dönüşümlerin yapılması gerektiğinden bahseder ve aslında bir reçete çıkarır.

Nasıl Kırarız?

Fasit döngünün kırılması için toplumca anlamamız gereken birinci husus ekonomik büyüme ve kalkınma arasındaki farktır. Yazıyı gereksiz yere uzatmamak için detaya girmiyorum. Merak edenler için bu farkı Ekonomi Yönetimi yazımda izah etmiştim.

Yani bizim ekonomik büyüme ile fasit döngüyü kırmamız mümkün değildir. Büyüme ile ancak skor yaparız, istatistik kasarız. Bize refah yani kalkınma gerekir. Kalkınma için ise teknoloji ve inovasyon gerekir. Mühim olan dünyada olmayan bir şeyi üretmektir. Bunun yolu da teknoloji ve inovasyondan geçer.

Niye Kıramıyoruz?

Peki bunu ülkeyi bu güne kadar yönetmiş olanların hiçbiri bilmiyor muydu? Ya da niye kalkınmıyoruz aga biz diyebilirsiniz.

Bu sorunun cevabı da politikada yatar. Malum olduğunuz üzere ülkemizde ortalama 4-5 senede bir yürütme organını belirleyen seçimler yaşanır. İşte bu seçimlerin arasının kısa olması, siyasi partilerin bizleri yani seçmen tayfasını bir müşteri gibi görmesine neden olur. Yani özetle iktidarda olan hangi parti ise orada uzun süre kalmak ister. Bunun için benim yani seçmenin gönlünü mutlu etmesi gerekir. Bunun tek yolu da cebime para koymak ve alım gücümü arttırmaktır.

Alım gücünü arttırmanın iki yolu vardır. Kolay ancak geçici olan yolu büyümeyi arttırmaktır. Kısa sürede insanların cebine para girişi sağlarsınız. Zor olan fakat kalıcı olan plan kısmı ise kalkınmadır.

Kalkınmanın yani benim tanımımla teknoloji ve inovasyonu geliştirmenin kısa bir yolu yoktur. Bu uzun vadeli bir toplumsal dönüşüm gerektirir. Bunun yöntemi ise eğitim politikasından geçer.

egitim-sistemine-elestiri
Günümüz eğitim sisteminin özeti.Bu metodlarla kalkınmanın sağlanması mümkün değil.

Günümüzde 7 yaşında eğitim tahtasına giren bir kişi ürün olarak en erken 15 yıl sonra (kişilerin 22 yaşında üniversiteden mezun olduğunu düşünürsek) geri gelir. Ancak hiç bir hükümetin bırakın 15 yılı 1 yıl sonra ya da bir sonraki seçim döneminde kalıp kalmayacağı belli değildir. Öte yandan bu tip kapsamlı bir dönüşüm halkın cebine giren parayı başlangıç aşamasında arttırmaz, bilahare azaltır. Çünkü bu kapsamlı dönüşümün maliyeti de oldukça yüksektir. Yani özetle bu tip bir eğitim politikasına bütçeden pay ayırmanız politikacı olarak sizi mahveder, finansal hareket alanınız kalmaz.

Maharetli Politikacı

goebbels
Resimde Hitler ve Joseph Goebbels. Maharetli politikacıdan kastım bu değil. Savaş ekonomisi ile herkes büyük büyüme sağlar. Maharet halktan şikayet gelmeden refahı arttırıcı politika izleyebilmektedir.

Bu aşamada maharetli politikacı kavramı ortaya çıkar. Bu tanımdan kastım hem ülkenin refahının artması için bütçeden pay ayırabilecek, hem kendi geleceği için ülkenin kısa vadede büyümesini sağlayacak ancak uzun vadede ekonomi dengesini bozmayacak politikalar tespit edecek, hem toplumun genel fikriyatını etkileyebilecek ve bu hedefi izah edebilecek hem de vatandaşlara sosyal yardımı arttırabilecek bir politikacıdır.

yatirimkurusu

7 yıldır finans sektöründe denetçi, İngilizce biliyor, bir kızı var.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu