Ekonomik Krizler

Asya Krizi Nedir ? (1997)

Efenim bu yazıda konumuz dünyanın sağlam ekonomik krizlerinden birisi olan asya krizi nedir meselesi. Yazımızda asya krizi nedir meselesi ile başlayacağız. Ancak bununla birlikte ekonomik krizlerin özellikle gelişmekte olan ülke adı altında adlandırılan ülkelerde gelişiminin tipik bir hikâyesini göreceksiniz. Asya krizi nedir yazımız zaten ekonomik kriz nasıl olur yazısının bir örneği niteliğindedir. Ülkemizin de tipik bir gelişmekte olan ülke olmasından mütevellit ülkemiz adına da önemli dersler içermektedir.

Krizden Etkilenen Ülkeler Sıralı Tam Liste

Asya krizinden etkilenen ülkeleri sıralamaya kalsak dünyadaki bütün ülkeleri saymamız gerekir. Çünkü finansal bağımlılık diye bir durum var. Ancak krizin tam vurduğu ülkelere bakıldığında özellikle Güney Kore, Singapur, Endonezya, Malezya ve Tayland’ı bir çırpıda sayabiliriz.

Asya Krizi Nedir ?

Efenim 1980’li yıllarda (Şili’de tee 1973’te iktidara gelmiştir) ülkemizde rahmetli Turgut Özal, İngiltere’de Demir Leydi Tatcher ve özellikle ABD’de Reegan gibi finansal liberalizmin ölümüne savunucuları iktidar sürmeye başlamıştır.

Liberalizmin kopup gelmesi ile birlikte finansal serbestlikte daha da serbest hale gelmeye başlamıştır. Finansal serbestlik ne demek? Paranın istediği ülkeye rahatlıkla girip çıkması, istediği yerde yatırım yapması istediği zaman da çıkabilmesidir. Tabi şu anda finansal serbesti neredeyse %100’e yakın bir seyir izliyor olduğundan bu durum size garip gelebiliyor. Ama eskiden para öyle kafasına göre girip çıkamıyordu. Hatta babam filan 70’li yıllarda Almanya’dan gelen Türklerin cebinde Mark olması nedeniyle hapse atıldığını filan anlatmıştır. Gerçekten saçma bir süreç.

Her neyse bu finansal serbesti aşkıyla ABD’de düşük kar marjlarına katlanamayan sermayedarlar dürbünlerini dünya üzerinde gezdirirken Güney Doğu Asya’nın verimli topraklarına odaklanıyorlar. Bir de bakıp ne görsünler. Bu ülkeler liberalizme hevesli, nüfusu çok. Yani iş gücü çok ucuz. İş gücünün ucuz olması demek rekabette en önemli avantaj demektir ki Çin Ekonomisi yazımızda buna detayıyla değindik. İşte yabancı yatırımcı da bu durumu görüp, ülkelerin alt yapısının iyi olanlarını ve gelişme olasılığı olanları seçip oraya parayı akıtıyorlar. Çünkü bu tip ülkeler muhtemelen iş gücünün ucuzluğu ile rekabette dünyadaki muadil ülkelere göre bir adım öne geçecek ve bu ise ülkedeki varlıkları kıymetlendirecektir. Bu yatırım stratejisi kapsamında para yağıyor efenim bu ülkelere durmuyor.

Sıcak Paranın Bedeli

Bu kısıma esaretin bedeli gibi efsane bir başlık atmamızın nedeni sıcak paranın bedelinin gerçekten yüksek olmasıdır. Sıcak para geliyor ama dediğimiz gibi para kazanma ümidiyle geliyor. Aşağıda yabancı yatırımcının stratejisini açıklayacağız. Ancak bu kısmı okuduğunuzda aslında yerli kurun değer kazanması yabancı yatırımcı için çok faydalı görünüyor. Bunu da göreceksiniz. Ancak bedeli yüksek.

Esas bedel şu: Burada krizden etkilenen ülkeler şöyle bir risk alıyor. Diyor ki benim büyümek için yabancı sermayeye ihtiyacım var, benim için kısa-uzun vade fark etmez ben bir şekilde çeviririm (çeviremedi!), bunun için paramı dolara endeksliyorum, yani para politikası özgürlüğümden vazgeçiyorum. Daha fazla büyümek için ödenen bedel para politikasını ABD’ye bırakmak. Para politikasından feragat etmenin bedeli ise yazının devamında yer alıyor.

Yabancı Yatırımcının Stratejisi Nedir?

Burada sıcak paranın bedeli kısmına ufak bir ara verip bu konuya değinmekte fayda görüyorum. Yabancı yatırımcı yurt dışından parayı getirir, içeride dolar satıp TL alır. Aldığı TL ile sıcak para yatırımı yapacaksa ki biz bunu ödemeler dengesinde portföy yatırımları olarak görürüztahvil yatırımı, borsa yatırımı ya da direk yerli para birimine vadeli mevduat yatırımı yapabilir. İşte yabancı yatırımcının giderken dolar alıp gittiğini düşünürsek bu elemanın karlı çıkabilmesi için dolar, parayı ülkeye soktuğu tarihten daha ucuz olmalıdır. Ya da doların yerli para birimine karşı değer artışı (yabancı yatırımcının kaybıdır) yatırım aracının kazancından daha az olmalıdır.

Özetle yabancı yatırımcı ülkeye geldiğinde para getirdiği ülkenin para biriminin değerlenmesini ister veya bu durum daha işine gelir. Yani bu faiz lobisi hikayesi filan full yalan.

Yabancı yatırımcıya kazandıracak en büyük şey ise para yatırdığı şeyin değer kazanmasıdır.

Kriz Geçiren Ülkelerin Ekonomik Yapısını Anlamak

Yazımızın başında kriz geçiren ülkelerin gelişmekte olan ülke olduklarını söylemiştik. Gelişmekte olan ülkelerin tipik özelliklerinden birisinin (hammadde satanlar hariç) genelde cari açık sorunu olduğunu belirtmiştim. Bu ülkelerin tamamı cari açıklarını sıcak para ile kapatan ülkeler. Dolayısıyla olası bir politik krizde yabancı yatırımcılar “ulan biz buraya yatırdığımız parayı alamayabiliriz” diye düşünüp kaçar. Riskli bir durumdur.

Ancak bu riske rağmen bu ülkeler iş gücünün ucuz olması, iş gücünün esnekliğinin yeterli seviyede olması ve liberalizmi aşığı hükümetler nedeniyle yabancı yatırımcılardan ilgi görüyor ve yatırımı bu sayede çekiyor.

Alternatif Maliyet Kavramı ve Erken Liberalleşme

Bu konuya girmemin sebebi genel hükumet tercihleri ile alakalı. Bir hükumetin iki uç tercihi vardır. Birisi liberalizm bir tanesi karma ekonomik yapı. Sosyalist ekonomiden bahsetmiyorum çünkü artık geçerliliğini yitirmiş vaziyette. İşte bu şerait içerisinde aşırı büyümek isteyen ülke kaynağa ihtiyaç duyar. İçerde yeterli kaynak olmayınca dışarıdan alınır bu kaynaklar. Şimdi kritik nokta bu kaynakların hangi alanlarda kullanıldığıdır.

Şirketler için dahi özellikle diyoruz ki kur riskinin doğal hedgesi önemlidir. Yani sizin döviz borcunuz var ise döviz geliriniz olmalıdır ki kur riskini otomatik bertaraf edin. İşte bu aşamada özel/devlet fark etmeksizin yurt dışından gelen fonlar eğer döviz getirisi olmayan sektörlere dağılır ise bu takdirde cari açık giderek büyüyecektir.

Bu ülkelerin tamamında yaşanan sorun budur. Aynı problemi Türkiye 1980’lerde yaşamış ve kriz bizi 1994 yılında vurmuştur. Yani hızlı liberalizm kendisi ile birlikte krizi de yanında getirmiştir. Devletlerin ısrarla selektif kredi modeline yönelmemesi ve dış finansmanın kısa vadesini umursamaması ülke ekonomilerini mahvetmiştir.

Asya Kaplanları Kağıttan Kaplan Mı?

Asya Kaplanları lakabı Hong Kong, Tayvan, Güney Kore ve Singapur’a 1960-1990 arasındaki hızlı büyümeleri nedeniyle verilmiştir. Bu ülkeler liberalizmin verdiği yabancı paraya sırtını yaslayıp ülkeyi endüstrileştirmiş, sanayi hamlesini yapmış ve yılda ortalama %7 büyüklüğünde büyüme oranına erişmiştir. Bu arada bu elemanların büyümesi bizim gibi tekstil vs. tırt sektörlerden gelmez. Baya elektronik ve teknik bilgi gerektiren imalatlardan gelir.

Ancak bu endüstrileşme istediği kadar iyi ve teknik olursa olsun yabancı kısa vadeli borçlar ile yapılıyor olduğundan kur riski içermektedir ve kur riski nihayet patlamıştır. Çünkü satılan ürünlerde ihracat sorunu bulunmaktadır. Rekabet edici ürün yoktur.

Öte yandan bu hızlı liberalleşme ve gelen sıcak para ülke içindeki varlık balonunu şişirmiştir ki Japonya Varlık Balonunda gördüğümüz üzere Japonya bu krizi halen atlamamıştır. Şimdinin Asya kaplanları o dönem ki atalarına üstün üreme becerileri nedeniyle müteşekkir olmalılar. Çünkü geçirdikleri krizi nüfusun fazla olması nedeniyle görece rahat atlattılar.

Krize Giriş

1990’lı yılların başı ile birlikte Çin renminbisinin devalüe edilmesi, Japonların Plaza Anlaşmasını imzalaması, FED’in güçlü dolar için (Alan Greenspan ABD ekonomisinin aşırı ısınmaması ve enflasyonu kontrol altına almak için bu işi yapmıştır) faizi arttırması bu ülkelerden para çıkışına sebep oldu. Aslında yabancı yatırımcı da getirdiği paradan ciddi miktarda kazanmıştı baktığınızda. Fakat FED’in faiz artışı yavaş yavaş geminin terk edilmesi gerektiğinin ön habercisiydi.

İktisat literatüründe GOÜ’lerin bu tarz dış finansman ile krediye boğulmasına ve krediler yenilenmediğinde (roll-over) kredi kolaylığı ile fiyatı şişen varlık balonunun patlamasına kredi balonu da deniyor. Karşınıza çıkarsa şaşırmayın.

Döviz Kuru Politikasının Yaptıkları

Aslında böyle bir ortamda şunu beklersiniz. Ne var kardeşim, Asya ülkeleri de o zaman kendi faizlerini arttırsaydı şeklinde ancak bu ülkelerin uyguladığı döviz kuru pegging kur denilen dolara endeksli döviz kuru. Yani sabit bir orandan yerel para birimleri dolara endekslenmiş. Adamlar para politikasını tamamen ABD ile eşitlemiş. Bu arada işin en bomba kısmını bırakalım buraya. Asya kaplanlarına ve diğer ülkelere endeksli kur sistemini öneren kimdir dersiniz? Tabii ki IMF. Buyurun komplo teoricileri söz sizlerde.

İşte bu yüzden ABD faiz artışı ile birlikte Güney Doğu Asya ülkelerinin de kurları fırlamıştır. Kendi para politikaları da olmadığından (Yunanistan Krizi yazımda benzeri konuda AB’ye giydirişimi okuyunuz) mal gibi ortada kalmışlardır. Yerel para birimleri değerlenince bu ülkeler en büyük avantajları olan rekabetçi kur ve ucuz iş gücü yeteneklerini kaybetmiştir ki bunu öngören yatırımcılar daha da büyük bir hız ile piyasaları terk etmiştir.

İlk önce bu kadar çok çıkış olunca varlık balonu patlamıştır. Daha sonra ise yurt dışı fonlama bulamaz hale gelen Asyalı bankalar kredilerini geri çağırmak durumunda kalmıştır. Hızlı yabancı para çıkışını durduramayan Asyalı politikacılar bir karar alarak dalgalı kura geçmiştir. Dalgalı kura geçmesi ile kur semerinden boşanmış eşşek gibi zıplamıştır.

Bu durum ise yerli para birimi bazında borcu daha da arttırmış ve şirketler otomatik olarak batık durumuna geçmiştir. (Batık durumu: varlıkların yükümlülükleri karşılayamıyor vaziyette olması)

İlk Kim Cortladı

Şimdi olayın patlama kısmına gelirsek ilk patlayan Tayland. FED’in faizi arttırma dedikoduları ile yatırımcı cangılında oradan oraya sat sat diye bağıran açığa satışçılar mal bulmuş mağribi gibi Tayland bahtı düşecek düşecek diye spekülasyon yapıyorlar. Biliyorsunuz şüyuu vukundan beterdir diye bir laf var. Finansal piyasalar için yazıldığını düşünüyorum bu atasözümüzün. Aynen öyle oluyor. Dedikodusu olayın gerçekleşmesinden beter oluyor. Tüm yatırımcılar kaçışmaya başlayıp Tayland bahtı feci çakılıyor. Haziran ayı gibi Tayland merkez bankası başkanı “ben devalüasyon yapmıyorum üleyn” diye atar yapınca ve rezervleri de az olması münasebetiyle, baht tepe taklak devriliyor. Buna dayanamayan merkez peg kurundan dalgalı kura geçiyor ki bu hadise sürecin tüm Asya’ya yayılmasına neden oluyor. Bu olaylarda Tayland borsası takriben %75 değer kaybetmiştir.

Endonezya’nın durumu aslında rutinden biraz farklıdır burada. Biraz güme gitmiştir diyebiliriz. Normalde Endonezya sağlam bankacılık sektörüne sahip olan, cari açık problemini bırak cari fazla veren, rezervleri kuvvetli olan bir ülke. Ancak hem dedikodunun ve spekülasyonun etkisi hem de kur riski olan çok sayıda şirketinin bulunması Endonezya’yı patlatan unsurdur.

Güney Kore malumunuz birçoğumuzun fetişidir. Vay güney kore şöyleydi böyleydi diye ama Güney Kore’nin o dönemde de ciddi bir verimi düşük zombi şirket grubu vardır. Ecnebiler bu zombi şirket kavramını biraz daha hafifletip “ya öyle demeyelim de verimsiz şirket diyelim” demeye çalışır ama öyle değildir. Baya beş para etmez, sadece kredi ile dönen, hiçbir şeye katkısı olmayan şirketler var. Güney Koreli abiler bunlara Çaebol diyorlar. Yani bir aile tarafından yönetilen ve verimsiz olan, aslında batması gereken fakat “too big to fail” denilerek yüzdürülen firmalar.

İşte bu firmalar tek tek ortaya çıkıyor Asya krizi ile. Önce Kia Motors, akabinde Daewoo. İkisi de başka firmalara devroluyor. Temel olarak etkilenen ülkeler böyle. Tek tek ülkeleri yazmanın bir esprisi yok zaten. Kafamız boşa ütüleniyor. Ama başat aktörleri izah ettim diye düşünüyorum.

Bazı İstatistik Veriler

Yazılarımda çok sayı vermem ama karşılaştırmanız için söyleyeyim. Bu kriz sırasında Tayland bahtı %40, Endonezya rupisi %83, Güney Kore wonu %34 civarı değer kaybına uğruyor dolar karşısında. Şimdi dolar üzerinden kredi borcu olan bir firmanız olduğunu düşünün ve ihracatsız faaliyet gösterdiğinizi düşündüğünüzde %83 değer kaybı demek borcunuzun %83 artması demek.

Yine kriz sonucunda ülke GSYİH’lerine bakıldığında Endonezya %83, Tayland %40, Güney Kore %34 negatif büyümüş yani küçülmüştür. Asya krizi nedir efenim. Ahanda böyle devasa bir çakılmadır.

Kriz Sonrası

Peki, kriz sonrası ne oldu dersiniz? Efenim ülkeler IMF filan bir şekilde işin içinden çıktılar, krizler, hükumet değişimleri filan, güç bela bu günlere geldiler. Kimse acından ölmedi. Ancak bir olay yaşandı ki durum fena.

Malumunuz bu ülkeler üreten ama bunun yanında ciddi petrol de tüketen ülkeler. Haliyle petrol fiyatları çakıldı. Gelirlerinin büyük kısmı petrole bağımlı olan Rusya pazarı ise tamamen çöktü. Rusya krizi ise bir başka yazımızın konusu.

Krizin önemli etkilerinden birisi de IMF. IMF aslında bu krizin kaybedeni. Çünkü tüm tavsiyeleri Asya Kaplanlarını patlatmıştır. Özellikle endeksli kur IMF’nin karizmasını çizmiş, “bunlaaağğğrrr vatan hayini” denmesine sebep olmuştur.

Huylar Değişiyor

İşin enteresan bir boyutu daha vardır. Krizden sonra ülkeler kendi para birimlerinin değerini korumak adına çok güçlü rezervleri olması gerektiğini fark etmiştir. Her ne kadar İngiltere yazımızda rezervlerin spekülatif hareketi durdurmaya yetmeyeceğini belirtsek de oradaki çok büyük bir hareketti unutmamak gerek. En azından spekülatif atakları durdurmak için dahi rezerv tutmak gerekir. Ancak bu durum başka bir süreci tetiklemiştir.

Japonlar ve Ruslar işin itliğini çözmüş, Çin’in bir süredir uygulamakta olduğu rekabetçi kur politikasını erkenden yapmaya başlamış, rezerv biriktirmek için kurlarını çakmışlar, hayvan gibi ham madde satışı yaptıkları için (Japonlar elektronik onu ayıralım) hunharca rezerv biriktirmişlerdir. Ancak süreç içerisinde bu parayı banka hesabında tutmanın bir esprisi olmadığını anlayan ülkeler tıpkı Çin gibi ABD tahvillerine yüklenmiş, bu durum ise ABD’de ciddi bir parasal genişleme ve refah artışı ile varlık balonu sonucunu getirmiştir.

Asya krizi nedir yazımızın sonuna bir iktisatçı dip notu atalım. Paul Krugman bu döneme ilişkin olarak Asya’ya sermaye yatırımları yapıldığını ancak bu sermaye yatırımlarının sürdürülebilir büyüme için yeterli olmadığını belirtmiştir. Yani abi özetle kırosun ama para sende ile olmaz, paran/sermayen var diye bu refahını arttırmaz diyor. Buna ek olarak bir ülkede ancak toplam faktör verimliliğinin artması ile sürdürülebilir büyüme olacağını söyler. Bu aşamada toplam faktör verimliliğinin artması için genel olarak inovatif gelişmeler ile tüm üretim yapısındaki verimlilik artmalıdır. Bunun için ise inovatif topluma sahip olmak gerekir. Bu gerçekleştiğinde sürdürülebilir büyüme değil kalkınma gerçekleşir.

Efenim asya krizi nedir- 1997 adlı yazımızın sonuna geldik. Esen kalınız.

yatirimkurusu

7 yıldır finans sektöründe denetçi, İngilizce biliyor, bir kızı var.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu